Özel günlerde ziyaretçilerin
akın ettiği 29 tane sahabe adına istanbul'da türbe var.
Gerçekte ise İstanbul'da sadece 6 sahabe var. İşte işin
aslı...
SAHABE KİMDİR?
‘Dost’ ve ‘arkadaş’ demek olan sahâbe sözcüğü
terim olarak “Hz. Peygamber’i gören, ona iman edip
kendisiyle birlikte hareket eden ve bu inancını
koruyarak vefat eden kimse” anlamında kullanılır. Buna
göre, Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği tarihi olan 6
Ağustos 610 tarihi ile Peygamber’in vefat ettiği 7
Haziran 632 arasında geçen 23 senede onu görmüş, ona
inanmış ve Müslüman olarak vefat etmiş kimse sahabidir.
Sahabiler Allah’ın rızasını kazanma, Hz. Peygamber’i
koruma ve İslâmiyet’i yayma uğruna büyük
fedakârlıklarda bulunmuşlar, bundan dolayı da makamı
yüksek insanlar olarak müjdelenmişlerdir. Cenâb-ı Hak,
Kur’an-ı Kerîm’de onları medhetmiş, Allah Resûlü de
kendilerinden övgü ile bahsetmiştir.
İSTANBUL'DAKİ 29 SAHABE MEZARI GERÇEK Mİ?
İstanbul’da insanların ziyaret ettiği 29 sahabe türbesi
var. Peki bunların hepsi gerçekten sahabelere mi ait?
Yapılan bir çalışma, mevcut sahabe türbelerinin çoğunun
gerçek olmasının tarihen mümkün olmadığını ortaya
koydu. İstanbul’da gerçek anlamda 6 sahabenin makamı,
ikisinin de türbesi bulunuyor.
Kabir, türbe,
yatır gibi kavramlar Türk-İslam geleneğinde önemli bir
yere sahip. Ancak; kutsanan, kutsandığı kadar ziyaret
edilmesi vecibe haline dönüştürülen bazı mekanlar,
bağrında medfun bulunan kişiden dolayı zaman zaman
tartışma konusu olabiliyor. Kim olduğu gerçekte
bilinmeyen, ismi ve kerameti tevatür bilgisi ile
sınırlı bazı kişilerin yattığı söylenen mekanlar
sıklıkla ziyaret ediliyor. Anadolu’da evliyalar,
babalar, dervişler ağırlık kazanırken, İstanbul’da ise
sahabe türbeleri ön plana çıkıyor. İstanbul’daki sahabe
kabirlerinin hepsinin gerçekten bu kutlu kişilere mi
ait olduğu tartışma konusu. Yapılan yeni bir çalışma bu
zamana kadar gelmiş mevcut bilgilerin yeniden ele
alınmasını gerektirecek kadar önemli.
Doktorasını “Sahabeye yöneltilen tenkitlerin
araştırılması” üzerine hazırlayan ve halen İslam
Araştırmaları Merkezi’nde (İSAM) çalışan Dr. Mehmet
Efendioğlu’nun “Sahabe Dönemi İstanbul Seferleri”
konulu çalışmasında İstanbul’daki sahabe kabirlerinin
birçoğunda ismi geçen sahabelerin olmadığı
belirtiliyor. Ayrıca, türbesi bulunan 20 sahabenin de
sahabe olarak adının hiçbir kaynakta geçmediği
vurgulanıyor. Çalışmanın en can alıcı noktası ise
sahabe türbesi olarak ziyaret edilen bazı kabirlerdeki
metfun isimlerin tamamen uydurma olduğu. Bu tez,
konunun uzmanları ve ilahiyatçılar tarafından da
destekleniyor. Prof. Dr. Semavi Eyice, bu konuda “Böyle
gelmiş böyle gidiyor” denmemesi gerektiğini söylüyor.
İstanbul’a kimler geldi?
İstanbul’daki sahabe türbelerinin çoğu sur içinde
bulunuyor. Peki gerçekten sahabeler İstanbul’a geldi
mi? Aslında bu sorunun cevabı İslam tarihini biraz
bilenler için çok kolay. Çünkü, İstanbul’u sadece Fatih
Sultan Mehmet kuşatmamış, daha önce de Müslüman
komutanlar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v) hadis-i
şerifine nail olabilmek için değişik zamanlarda
seferler düzenlemişlerdi. İstanbul ilk olarak 669’da
Muaviye bin Ebu Süfyan döneminde, sonra 673’te,
ardından da 713’te kuşatıldı. Osmanlılar da İstanbul’u
ele geçirmeye çalıştı. Ancak, sahabeler için önemli
olan ilk üç sefer. Tarihî kaynaklar ilk kuşatmada 63
sahabenin bulunduğunu aktarıyor. Zaman ilerledikçe
seferlere iştirak eden sahabelerin sayısında da doğal
olarak bir azalma olduğu belirtiliyor.
Gelen bütün sahabelerin şehit olduğu hakkında da
kaynaklar bize herhangi bir bilgi ulaştırmıyor. Ancak
İstanbul kuşatmaları sırasında şehit olan iki sahabenin
olduğu kesin olarak aktarılıyor. İstanbul’un manevi
direği kabul edilen ve bir semte adı verilen Ebu Eyyüb
el Ensari (r.a) ve türbesi Ayvansaray’da bulunan Ebu
Şeybe El Hudri’nin (r.a) İstanbul’a gelip burada şehit
düştükleri belirtiliyor. Dr. Mehmet Efendioğlu, iki
sahabe ile ilgili hiçbir şüphenin bulunmadığını
vurgulayarak, “Ebu Eyyüb el Ensari ve kabrinin
bulunması ile ilgili olarak geniş ve sağlam bilgiler
vardır. Aynı şekilde kabri Fatih devrinde keşfedilen
Ebu Şeybe El Hudri’nin de İstanbul’a gelip şehit
düştüğü detaylı bir şekilde aktarılıyor. Bu iki sahabe
hakkında hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak detaylar
var.” diyor.
İstanbul’a gelmeleri mümkün değil
Sahabe türbeleri konusunda en detaylı çalışma Süheyl
Ünver’e ait. Ünver’in çalışması, sahabelerin varlığını
ve gerçekliğini sorgulamaktan ziyade onların yer
tespitini yapıyor. İstanbul’da şu anda 29 sahabe
türbesi var. Bunlardan yedisi Eyüp sınırları içinde,
18’i sur içinde, 3’ü de Beyoğlu’nda. Ancak Ebu
Derda’nın hem Eyüp’te hem de Üsküdar’da ayrı ayrı iki
türbesi mevcut.
Dr. Efendioğlu’nun çalışmasında ikinci grupta ele
alınan sahabeler ise sahabe olduğu kesin olarak bilinen
ancak yaşadıkları yıllarda İstanbul’a gelmesi mümkün
olmayanlar. İstanbul’da türbeleri bulunan sahabelerin
gerçek mezarlarının nerede olduğu hakkında da net
bilgiler yer alıyor. Efendioğlu’nun çalışmasında adı
geçen sahabeler ve onlarla ilgili bilgiler tarihî
perspektif içinde aktarılıyor. Bunların başında Ebu
Derda (r.a) geliyor. İstanbul’da Eyüp ve Karacaahmet’te
iki türbesi bulunan bu sahabenin ilk İstanbul
kuşatmasından 17 yıl önce 652’de vefat ettiği
Efendioğlu tarafından dile getiriliyor. Dolayısıyla Ebu
Derda’nın İstanbul’a gelmesi mümkün değil. Karaköy
Yeraltı Camii’nde türbesi bulunan Amr bin el As’ın da
(r.a) ilk kuşatmadan 6 sene önce vefat ettiği
aktarılıyor. Bu sahabe hakkında çalışma yapan Uludağ
Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Öğretim
Üyesi Yrd. Doç. Dr. Adem Apak, Efendioğlu’nun verdiği
bilgileri doğruluyor: “Amr bin el As, Mısır’da valilik
yaptı. İlk İstanbul kuşatmasından 6 sene önce vefat
etti. Zaten bugün Kahire’de adına türbe ve cami vardır.
İstanbul ile hiçbir ilgisi yoktur.”
Ebuzer el Gıfari’nin de (r.a) ilk kuşatmadan 19 yıl
önce vefat etmesine rağmen İstanbul’da türbesi var.
Kaynaklar onun Medine yakınlarındaki Rece’de vefat
ettiğini belirtiyor. Türbesi Balat Koca Mustafa Paşa
Camii içinde bulunan Cabir bin Abdullah’ın da (r.a)
698’de Medine’de vefat ettiğini ve Cennetülbaki
Kabristanı’na defnedildiğini değişik kaynaklar
aktarıyor. Bir diğer isim ise türbesi Edirnekapı Atik
Ali Paşa mahallesinde olan Ebu Said El Hudri. Ancak bu
sahabenin de kesin olarak Cennetülbaki Kabristanı’na
defnedildiği biliniyor. Dr. Efendioğlu, İstanbul’daki
bu sahabelere ait türbelerin kabir değil o şahısların
hatırasını canlı tutmak maksadıyla yapılmış makam
olduğunu söylüyor. Ona göre bu konuda aydınlatıcı
uyarılar yapılması lazım: “İnsanların neye dua
ettiklerini bilmeleri gerekir. Kabir mi, makam mı?
Türbelere yazılması, gelecek kuşakların sağlıklı bilgi
edinmesi açısından önemli olur. Bu mübarek insanların
istismar edilmemesi gerekir. Zaten insanların
makamlarına gidip ruhlarına dualar okunması inancımız
açısından da problem değil.”
Dr. Mehmet Efendioğlu, türbesi İstanbul’da bulunan
ancak buraya hiç gelmeyen sahabelerden sonra türbeleri
olan ancak hiçbir kaynakta sahabe olarak adı geçmeyen
çok sayıda kişinin de olduğunu söylüyor. İstanbul’un
değişik yerlerinde sahabe olarak türbeleri bulunan
Muhammed el Ensari, Abdullah el Hudri, Ka’b, Hafir,
Şûbe, Hamdullah el Ensari, Cafer el Ensari, Vehb bin
Huşeyre gibi isimlerin kaynaklarda geçmediğini
söyleyerek, “Bunlara sahabe deniyor. Son dönem
kaynaklarda bunların ismi geçiyor. Eski kaynaklarda 10
bin sahabenin içinde isimleri yok. Hadis aktaran ya da
hadislerde adı geçenlerin içinde de... İstanbul’un
fethinden yıllar sonra yazılmış kaynaklar bunların
isimlerini aktarıyor. Sahabe konusundaki bütün
kaynakları inceledim. 1200 yıl öncesine ait kayıtlarda
bu isimlere rastlamadım. Dünyada sahabe konusundaki en
geniş kaynak bende. Buna rağmen bu kişilere
rastlamadım. Peygamberimiz’in vefatından 600 yıl sonra
ortaya çıkıp ben sahabeyim diyenler bile var. Bu hep
istismar edilmiştir.”
Karaköy Yeraltı Camii’nde türbesi bulunan ve sahabe
olarak bilinen Süfyan bin Üyeyne’nin İstanbul’a
geldiğine dair hiç bir bilgi bulunmuyor. Üstelik sözü
edilen bu kişinin sahabe değil “Tabiin” olduğu
aktarılıyor. Yaşadığı dönem ise ‘Sahabe Asrı’ndan 100
yıl sonrasına denk geliyor. Aynı şekilde Peygamber
Efendimiz’in (s.a.v) dönemi ile hiçbir ilgisi olmayan,
çok sonraları yaşamış Hasan Hüseyin, Baba Cafer,
Abdurrahman Şamî, Edhem gibi isimler de sahabe diye
ziyaret ediliyor.
Aslında bütün bunlar, halkımızın sahabelerle birlikte
İstanbul’a gelip şehit düşen tabiin neslini de
yüzyıllar içinde sahabe olarak kabullendiğini
gösteriyor. Ama, bazı gariplikler de yok değil. Dr.
Mehmet Efendioğlu’nun tespitlerine göre, Eyüp
Düğmeciler Camii avlusundaki Cabir bin Abdullah el
Ensari’nin oğlu olduğu söylenen sahabe Muhammed el
Ensari’nin mezar taşında şöyle yazıyor: “Merhum ve
meğfur Mehmet Çavuş an evlad-ı Cabir r.a. ruhu için el
fatiha.”
Çavuş kelimesinin Osmanlı’nın son dönemlerinde Türkler
tarafından kullanıldığı düşünülürse sahabe için
kullanılan ‘çavuş’un ne kadar abes kaçtığı ortaya
çıkıyor. Oysa kabir taşındaki bilgi bile kabrin
sahabeye değil, Cabir (r.a) evladından Mehmed Çavuş’a
ait olduğunu gösteriyor. Eyüp Eğrikapı’da Abdussadık
Amir diye bir sahabenin mezarı bulunuyor; ancak mezar
taşı hanımlar için kullanılan taşlardan. İsminden bu
kişinin erkek olduğu anlaşılıyor. Bu çelişki bir yana
28 yıl önce sahabe olanlar bile var. Ayvansaray’daki
Toklu İbrahim Dede Haziresi’nin fetih şehitlerinin
bulunduğu yerde halk tarafından bir mezar taşının
etrafına duvar örülerek üzerine de Sahabe-i Kiram’dan
Ahmet el Ensari yazılmış. Oysa aynı yerde, 1975’teki
tanzimde, böyle bir türbe ya da mezar yoktu.
Bugün, İstanbul’da, sözü edilen sahabeler adına
vakıflar kurulmuş ve insanlar değişik yerlerden gelerek
buraları ziyaret ediyor. Dr. Mehmet Efendioğlu,
şahsiyet olarak tanınmayan ve yaşadığı bilinmeyen
sahabiler için geçmişte olduğu gibi günümüzde de kabir
üretilmeye devam edildiğini belirterek, “Mevcut
kabirlerden 3-4 tanesi son 30-40 yılda ortaya çıkmış.”
diyor. Efendioğlu’na göre, böyle aslı bulunmayan
şeylerle meşgul olmaya geçmişte olduğu gibi bugün de
ihtiyaç yok. İlla bir şey yapılacaksa, İstanbul’a kesin
olarak geldiği bilinen Abdullah b. Ömer, Abdullah b.
Abbâs, Abdullah b. Zübeyr ve Fedâle b. Ubeyd gibi
önemli sahabiler adına birer makam yapılabilir.
Prof. Dr. Ali Yardım: (9 Eylül Üni.
İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi)
SAHABE KONUSU İSTİSMAR EDİLİYOR
Sahabe konusu hep istismara açık olmuştur. Sahabe
Asrı’ndan sonra da ortaya sahabe olduğunu söyleyenler
çıkmıştır. Ancak bunu kaynaklar ışığında doğrulatmak
mümkün. Tedbir almak lazım. Yapılan yanlışa da
kutsallık verip onu akıl, bilim ve mantık çerçevesinde
değerlendirmemek yanlıştır. Türbelerde eğer makamsa
makam yazılmalı, değilse başka bir şey yazılmalı. Ama
makam yazılırsa ilgi azalacak ve bazılarının geliri
azalmış olacak; bunu da istemeyenler olur. Sahabeler
konusunda da kaynaklar bize açık bilgiler vermektedir.
Konunun sağlam deliller ışığında incelenip yeniden ele
alınması lazım.
Prof. Dr. Semavi Eyice: ÇOĞU GERÇEK DEĞİL
İstanbul’da çok sayıda sahabe türbesi bulunuyor. Ancak
bunların birkaçı gerçektir, bir kısmı da makamdır.
Gerisi nasıl oldu onu bilemiyorum. Makam vermenin
Türk-İslam geleneğinde önemli bir yeri vardır. İnsanlar
makam olduğunu bilirler, onun maneviyatına inanarak
ziyaretler yaparlar. Anadolu’da da sayısız türbe, yatır
bulunuyor. Bunlar nedir, kimdir, hiç belli değil ama
gidip ziyaret ediyorlar. Toplumu aydınlatmak gerekir.
Türbeleri bir kazanç olarak görenler bile var. Konu
araştırılıp yeniden bilgilendirici birtakım çalışmalar
yapılması gerekiyor. |